seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Gezelim Görelim: Beypazarı

Ankara'ya yolunuz düşerse ve değişik, tarihi bir semt görmek isterseniz yolunuzu Beypazarı'na çevirebilirsiniz. Beypazarı, Ankara'nın merkezine 100 km uzaklıktaki bir ilçesi.

Beypazarı ismini o bölgede yaşayan tımarlı sipahi beyine ithafen "Bey", ticari bir merkez olarak o zamanlarda faal bir yer olduğu için de "Pazar" ile birleştirilerek almıştır.




Burası tarihi ahşap evleri, havucu, "Beypazarı" sodası ve el işi ürünleriyle meşhur. Şehir merkezine girmeden kocaman bir Beypazarı soda şişesi karşılıyor sizi bir çeşmenin üzerinde. 




Şehir merkezine adım atar atmaz ise kocaman bir havuç heykeli. Bu heykeli hak etmek için Beypazarı toprakları Türkiye'nin havuç ihtiyacının %60'ını karşılıyormuş. Isırdığınız havuç  belki de Beypazarı'ndandır sizin de. 




Evlerinin tarihi koruyor olması, günümüzdeki  "Kentsel Dönüşüm" çılgınlığında her gün devrilen, yok olan evlerin acısının yanında biraz rahatlatıyor yüreğimizi. Bir yerlerde tarihin korunuyor olduğunu bilmek bir nebze içimizi rahatlatıyor. 

"Pazar" diye günümüzde kurulan yer, upuzun sokak boyunca çeşitli el işi sergileri, "Beypazarı kurusu" denilen kurutulmuş ekmekler, kekik, nane, tarhana, erişte, salça gibi kadınların kendi yaptıkları ürünleri sattığı sergilerle iki yanınızı sarıyor. 




Bu arada eski han ve evleri de kafelere dönüştürdükleri yerler var. Ama burada da tarihe saygılı mekanlar kurulmuş. İçleri o günlere ait sedirler, yastıklar, kilimler, kap kacaklarla doluydu. Her yanı tarih kokuyor buram buram. Sanki bir anda onlarca yıl öncesine gitmiş gibi hissediyorsunuz nerede olduğunuzu unutup.


Beypazarı keyifli ve sıcak insanlarla dolu bir şehir. Yaşayan Müze de çok beğendiğim yerlerden biri oldu. Her bir odasında farklı hikayelerin anlatıldığı gerçekten yaşayan bir müze. Ebru yapımı, kurşun döktürme, tahta baskı, el yapımı oyuncaklar, gölge oyunu gibi Anadolu geleneklerini bu müzede yaşatıyorlar. Dilerseniz siz de kurşun döktürüp kem gözlerden kendinizi uzakta tutabilir, dilediğiniz renklerde bir ebru çalışması yapabilirsiniz. Hem de sizi harika masallar da bekliyor orada.




Beypazarı'ndaki kadınların üretime ve aile ekonomisine katkı vermesi de ayrıca takdir ettiğim şeylerden birisi oldu. Sergilerde ve dükkanlarda çok az erkek gördüm. Hep kadınlar kendi yaptıklarını satıyorlar ve inanılmaz bir kadın dayanışması var. Beypazarı bana görmek istediğim bir şehri sundu her şeyiyle. Hem nostaljik yapısı hem de sıcak insanlarıyla kesinlikle gidilesi bir yer. Size de tavsiye ederim. 


Sevgiler


Kaynak :

16 Kasım 2016 Çarşamba

Barcelona Seyahat Günlüğü: 4. Gün

Barcelona'da 4. günden merhaba. İlk 3 günde görülecekler listemizin büyük bir kısmını bitirdiğimiz için 4. güne telaşsız ve sakin başladık.




Öncelikle ilk göreceğimiz yer Picasso Müzesi idi. Ama müzeye önceden bilet almadığımız için yaklaşık bir saat sonrasına bilet alabildik ve bu aralığı değerlendirmek için de El Born BCN'ye gittik ve civardaki sokakları dolandık. 






Bu arada müze Pazartesileri kapalı, giderseniz buna dikkat edin. Ücreti de 11 Euro'ydu biz gittiğimizde.

Picasso Kübizmin öncüsü, Malagalı dahi bir ressam. Barselona'daki Picasso müzesinde Picasso'nun özellikle ilk öğrenme evrelerindeki resimleri bulunuyor. Bu müze 1963 yılında açılmış ve resimleri Picasso'nun arkadaşı ve kişisel sekreteri olan Jaume Sabartés sağlamış. Müzenin binası da bir saray: Palau Aigular


14 yaşındaki Picasso resimlerinden 70 yaşlarındaki yaptığı resimlere kadar sırayla gezdiğinizde dahi bir ressamın hayatının fazlarını görüyorsunuz bir yandan da. Küçükken büyük olmak, büyüdüğünde tekrar çocuk olmayı isteyen insanın hayatı. Tüm sergiyi gezdikten sonra hissettiğim şey bu oldu. Küçük yaşta yaptığı realist resimlerden sonra, kübist, sürrealist resimlere doğru kayıyor Picasso. Buradaki önemli eserleri "Blue Period" diye isimlendirdiği mavi tonlarında yaptığı eserler, Las Meninas serisi (Bir resmin çizmek için her bir bölümü ayrı olarak çizerek sonunda farklı bir şekilde birleştirmiş. )

Las Meninas



Bu arada Barselona'ya ve Paris'e ait burada yaşarken esinlenerek yaptığı bir çok eseri de var. Aşağıdaki de Paris'te yaptığı bir resim.


Merak ettiğiniz diğer şeyler için de sitesini buradan ziyaret edebilirsiniz.

Picasso müzesinin şanına yakışır da bir binası var. Binasına da ayrı bayıldım!




Oradan çıkıp Camp Nou'ya diğer adıyla Barcelona Stadyumuna gittik. Orada stadyumun ben dışını gezdim, Erkan'ı da zorla içini gezmeye gönderdim. :) O gezerken ben de stadyum merdivenlerinde oturup Laurent Gounel'in "Un homme qui voulait etre heureux"'sünü okudum. Hava çok güneşli ve güzeldi.










Stadyum çok büyük, "Camp Nou Tour" diye stadyumun içinde tur atabiliyorsunuz, FC Barselona takımının tüm ödülleri, takımın soyunma odasına filan girmek mümkün. Benim en çok stadyumundaki yazı hoşuma gitti: "Mes que un club" (Bir kulüpten fazlası) Barselona takımının taraftarları da koyu taraftarlar. Aynı Katalanların kendi ülkelerine, bayraklarına bağlılıkları gibi. Bilet kişi başı 23 Euro.





Çıkışta da yemek yiyerek otele döndük. Metro ile ulaşım Barselona'da çok kolay. Dönüşte de Plaça Reial'da oturup, sonrasında da La Ramblas'ın akşamını ve Barselona Katedrali meydanının akşamını bir kere daha yaşayıp otele döndük . 





Barselona'daki 4 günümüz de çok keyifli ve güzeldi. Ekim başında bile gidilecek kadar sıcak, sokakları çok hareketli. Bir kere gidince hep gitmek, orada yaşamak isteyeceksiniz hatta! :)



Sevgiler,
Ayşe  



13 Kasım 2016 Pazar

Barselona Seyahat Günlüğü: 3. Gün-2. kısım

Kaldığımız yerden devam!
Baktım ki 3. günün Donkey Tours kısmı anlata anlata bitmedi, kesip ikinci kısmını başka bir yazıya saklayayım dedim. Ve işte buluştuk. Donkey Tours'la keyifli yolculuktan sonra dönüp La Ramblas'ya geri çıkıp oradan metro ile Gaudi'nin mutlaka görülmesi tavsiye edilen eserlerinden Casa Mila-La Pedrara- ile Casa Battlo'yu görmeye gittik. İkisi de aynı cadde üzerinde: Passeig de Gracia. Burası Barselona'nın lüks, büyük caddelerinden birisi, bu evler de Gaudi'nin zenginler için tasarladığı evler. 

Ben sadece La Pedrara'nın içerisini gezdim, Casa Battlo'ya girmedim. Ama iç mimari ve dekorasyona meraklı bir insan olarak Casa Mila benim çok hoşuma gitti. Burası aslında ailelerin yaşadığı bir apartman, ondan dolayı sadece belli yerleri gezebiliyorsunuz. Bu yerler 5'e ayrılıyor: "Çatı katı-teras, Espai Gaudi, Pedrara Apartmanı, avlu ve sergi salonu. Sergi salonu dönemsel olarak sergi zamanlarında ziyarete açıkmış. 








Evin çatısı Gaudi'nin dahiyane yaratıcılığının bir eseri. Böyle yaratıcı insanlara bayılıyorum. Apartmanın bacalarını ve havalandırma kulelerini şaheserlere çevirmiş. Bizimkisi gibi kentsel dönüşümle ruhsuz ve sıradan evler yaratılan bir yerden gelen biri olarak burada bir "Vay be!" diyorsun. Bizde sıradanlaştırmaya çalışılan hayatları, evleri orada bir mimar çağının tüm kurallarını yıkıp yeniden yaratmış. 





Espai Gaudi ise Gaudi'nin eserlerini hayatını anlatan videoların, yazıların, görsellerin, prototiplerin olduğu bir kat. Gaudi'nin nelerden etkilendiğini burada görebilirsiniz. Günümüzde yeni yeni önemi anlaşılan "kullanıcı odaklı tasarımı" ta o zamanlar Gaudi keşfetmiş ve el ergonomisine uygun kapı kolları, vücut oturma pozisyonuna uygun sandalyeler, banklar tasarlamış. 



"The Pedrara Aparment" dönemin dekorasyon stiline göre döşenmiş bir kat. Yatak odası, mutfak hepsi ayrı bir şirin. 








Gaudi'nin pencere kolu olarak tasarladığı kolları mug için kullanıp hediyelik eşyalar tasarlamışlar.


La Pedrara'yı gezip oradan çıkışta Casa Battlo'yu bir dışarıdan izleyip oradan da yürüyerek önce Plaça de Catalunya'ya gittik. Dönüşte de La Ramblas'da Boqueira'ya uğrayıp değişik meyvelerden aldık. Akşam da sahile indik, kumsalda uzanıp dalgaların sesini dinleyerek yıldızları izledik. Bu akşam sahil çok kalabalık değildi. Barselona kesinlikle çok keyifli. 


Casa Battlo

La Rambla'da son fotoğrafımız



27 Ekim 2016 Perşembe

Barselona Seyahat Günlüğü: 3 Gün

Bir önceki gece geç yatınca üçüncü gün saat 10:00'a doğru kalkabildik. Bugün için planımızda Donkey Tours'a katılmak ve sonrasında da Casa Mia ya da Casa Batllo'a gitmek vardı. Donkey Tours'u ekip arkadaşım Nüket Hanım'dan öğrenmiştim. O tura katılmış, çok beğenmişti. Biz de La Ramblas'dan çıkıp Donkey Tours'la buluşacağımız Plaça Nova'ya gittik. Yol üzerinde güzel bir kafe keşfedip orada kahvaltımızı ettik. Sonra da Donkey Tours'un neşeli ekibi ile buluştuk. Normalde onlar hem "Modernism", hem "Old Town" turları yapıyorlarmış. Biz Old Town'u tercih ettik. 




Tur öncelikle bize gerçekten gizli saklı yerleri göstermeye çalıştıklarını paylaşmak için, bir turist olarak ancak oteliniz yakınsa ya da yolu kaybetmişseniz denk geleceğiniz bir duvardaki mozaikle başladı. Plaça Nova'nın çok yakınında Plaça d'Isidre Nonell'de bulunan bu mozaik aslında 6000 fotoğraftan oluşuyor. Bu mozaiğin adı El Món Neix en Cada Besada (The World Begins With Every Kiss). 2014 yılında İspanya veraset savaşları sırasında Barselona'nın düşüşünü anma töreninin 300. yılı çerçevesinde bir yerel gazetenin öncülüğünde yapılmış. Daha fazla bilgi için buradan araştırabilirsiniz. Bir çok insanın özgürlük nedir fotoğraflarını renklendirerek öpüşen iki dudağın resmini oluşturmuşlar. Orada yazan aşağıdaki dize çok manidar.

The sound of a kiss is not as loud as that of a canon, but it’s echo lasts a great deal longer.




Sonrasında Plaça Nova'ya geri döndük ve yeni bir şey daha keşfettik. İlk oradan geçişimizde, öylesine bakıp geçtiğimiz okul binasının üzerindeki resim meğer Picasso'nun bir resmiymiş ve Barselona'ya ait özellikleri resmediyormuş. Uzun adamlar Barselona'da törenleri yapılan dev insanları, kule insanların üst üste çıkıp yaptıkları insan kulesini, küçük adamlar kral ve kraliçeyi, eşekli adamlar orduyu temsil ediyormuş. 




Sonrasında ilk gezdiğimiz yer avukatlara ait tarihi bir okulun avlusu oldu. Girişindeki sembol hukuğu anlatıyormuş: sarmaşık bürokrasinin dolambaçlı yollarını, kuş özgürlüğü, kaplumbağa hukuktaki işlerin yavaşlığını anlatan sembollermiş. Binanın hemen içine de bir girdik, bayağı tarihi bir binaydı, içinde güzel bir çeşme havuzu ve üst katında da mozaik işlemeleri vardı. 




Sonrasında Santa Maria Del Mar Kilise'sine gittik, bu kiliseyi fakir halk Catedral de Barcelona'ya alınmadıkları için kendileri bağışlarla yapmışlar. İşçiler, balıkçılar kendi elleri ile taş taşımışlar. Montjuic'den buraya botlarla taş taşınmış. Bu sebeple kilisenin kapısında sırtında yükü bir işçi resmi var. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Kilisenin içi de gerçekten çok sade ama güzeldi. Zenginlerin gittiği Barselona Katedralinin girişi 8 Euro, ona girmedik çok vaktimiz olmadığı için. 





Sonrasında da Gotik sokakları gezdik. Beni en çok etkileyen yer Plaça de Sant Felip Neri oldu. Buraya İspanya iç savaşı sırasında bomba düşmüş ve bir çok çocuk ölmüş, bir kısmını da öğretmenleri içeri kaçırmaya çalışmış. Şimdi o hala bomba izlerinin durduğu o yerde küçücük çocuklar okullarının önünde oynuyordu. Yıllar önce yaşıtlarının da savaştan, bombadan habersiz orada oynadığı gibi. Bu meydan filmlere kliplere sahne olmuş. Aklımda kalan Evenesance My Immortal oldu. Ve o sabaha o şarkıyı söyleyerek başlamıştım hiç habersiz. 





Hiç beklemediğimiz bir yerde eski bir Roma tapınağının ayakta kalmış sütunları apartmanlar arası kapalı bir alanda bizi karşıladı. Ayakta kalan bu sütunlar milatta önceki ilk yüzyıla ait olan El Templo de Augusto tapınağıymış. (Plaça Reial)



Palau Reial Major bizim de bir kaç akşam uğradığımız gençlerin akşam gelip oturup şarkılar söylediği geceyi ve tarihi seyrettiği bir yer. Oradaki yerle ilgili de dönemin kralının orada oturduğu ve kötü koktuğu için de herkesten uzakta yüksek kulelerde kalmayı tercih ettiği efsanesini anlattı rehberimiz. Ayrıca oradaki diğer bir binada da kralın düşmanlarını öldüren bir cellatın kaldığı bina da varmış. Halk onu kendi arasında istemediği için mecburen saray sınırları içerisinde bir yere yerleştirmişler. Burası akşam gelip keyif yapmak için ideal bir mekan. İnsanda bu kadar tarihi olan bir mekanda oturmak, bugünü yaşamak tuhaf bir duygu veriyor. Hem tarih kokan hem de yaşayan bir meydan.




Musevilere ait ayrı bir kesim de varmış Barselona'da. Şehrin içine karışmamaları için onlara ayrı bir semt ayrılmış. Rehberimiz aslında Christophe Colomb'u her ne kadar kralın Amerika'yı keşfi için gönderdiği için söylenmesine rağmen onu aslında musevi tüccarların paraları ile gönderildiğini söyledi. 

İlgimizi çeken şeylerden biri de Santa Maria Del Mar katedralinin yanındaki hiç sönmeyen ateş oldu. 1714 yılındaki İspanya iç savaşında ölen Katalanlar anısına bu anıtı yapmışlar. Bu anıtın adı "Fossar de les Moreres". 




"El born centre cultural i de memòria" da normalde pazar yeri yapılacakken bir anda altındaki tarihi binaların çıkmasıyla müzeye dönüştürülmüş bir yer. O gün orası kapalıydı ama ertesi gün içine girebildik. Onun bulunduğu yerdeki bayrak direğinin uzunluğunun bir özelliği varmış. Bize rehber tahmin etmemizi istemişti: Uzunluğu 1714 yılında yaşananları unutmamak için 17 metre ve 14 cm'miş.

Bu seyahattan genel kültür olarak öğrendiğimiz bir şey de Katalanya'daki bayrakların farkları oldu. Turdaki bir arkadaş Katalan çıkınca rehberimizin de bilmediği bu bilgiyi toplu öğrenmiş oldu: baş kısmında mavi renk ve beyaz yıldız olanlar sosyalistlere, sarı üzeri kırmızı yıldız  olanlar kapitalistmiş. 



Barselona'nın her yeri tarihten izler taşıyan müthiş sokaklarını gezmek inanılmaz zevkliydi. Her bir sokağına hayran kaldık!



Son ve bana orjinal gelen bir ayrıntı: sokak aralarında bazı yerlerde gülümseyen ve gözüyle bir yeri işaret eden adam kafaları var. Burası zamanında okuma yazma bilmeyen denizciler için barları işaret eden figürlermiş. Çok hoş bir çözümmüş!


3. günün Donkey Tours kısmından çok uzadığı için kesiyorum. 2. kısımda görüşmek üzere!

Şimdiden 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun ve Cumhuriyetimiz daim olsun!!!

Sevgiler,



13 Ekim 2016 Perşembe

Barselona Seyahat Günlüğü: 2. gün

Barselona'nın renkli, hayat dolu günlerinin ikincisine uyandık. Sabah 09:15'te Sagrada Familia'ya, saat 15:30'da da Park Güell'e biletimizi çoktaaan almıştık. Barselona turisti bol bir yer olduğu için gittiğiniz müzeler, özel giriş ücreti ödenen yerler için önceden bilet almakta fayda var!

Sagrada Familia: 

Sagrada Familia hayatımda gördüğüm en farklı, en büyüleyici kiliselerden biri desem abartmış olmam. Gaudi de eserlerine,  hayal ve tasarım gücüne en çok hayran kaldığım mimar desem, siz gelin benim Gaudi'ye ait eserlerden-ama en çok da Sagrada Familia'dan ne kadar etkilendiğimi anlayın. 


Sagrada Familia Gaudi'nin tasarımını yaptığı, bitmemiş olmasına rağmen Unesco Dünya Mirası listesine alınmış, gerçekten dünyada eşi benzeri az bulunacak bir kilise. 2010 yılında Papa 16. Benedict'in gerçekleştiği törenden sonra resmi olarak ziyaretlere açılmış. Sagrada Familia'nın yapımına 1882 yılında başlanmış ve ilk tasarımını yapan mimar daha sonradan istifa etmiş ve görevi Gaudi devralmış. Gotik ve Art Nouveau mimarilerinin birleşimi olan bu bazalika Gaudi'nin hayatının eseri. 40 yılını bu kiliseyi tasarlamaya adamış ve bir trafik kazasında öldüğünde kilisenin 4'te birinden daha azı ancak bitmiş durumdaymış. Şu an Gaudi'nin ölümünün 100. yılında-2026'da bu eseri onun tasarımlarına, prototiplerine sahip çıkarak tamamlamayı planlıyorlar. 

Aşağıdaki giriş "Nativity Façade"'e ait, İsa'nın doğumunu anlatıyor.




Kilisenin yapımının bu kadar uzun sürmesinin sebeplerinden birisi de kilisenin sadece bağışlarla yapılması ve İspanya iç savaşının duraklatması. Sagrada Familia'nın içinde yapılış hikayesini anlatan bir video gösterimi de var. Bir kısmı içeride de hala yapım-revizyon aşamasındaydı, kapatılmıştı. 





3 cepheden oluşuyor kilise: Doğum, tutku ve zafer. Doğum kısmında İsa'nın doğumu ile ilgili ve doğa ile ilgili figürler var. Tutku kısmında İsa'nın çarmığa gerilmesini tasvirleyen heykeller var. 3. kısmı ise henüz tamamlanmamış ama zaferi anlatacak: ölüm, yargılanma ve sonsuz zafer-cennet. Kilisenin her yeri, her detayı incelenmeyi hak ediyor. 


İçindeki kolonlar palmiye ağaçları şeklinde tasarlanmış, insanları tanrıya yalvarmak, dua etmek için bir araya getiren bir orman gibi. Rengarenk vitrayla dolu pencereleri de içerisinin gün içine farklı açılarda rengarenk olmasını sağlıyor.

Passion facade'in kapılarını Japon bir usta yapmış. 


Burası Passion façade



Kilisenin arka kısmında Gaudi'nin kilise için tasarladığı mobilyaları da görebiliyorsunuz. Bu kadar ince ayrıntısına kadar tasarlamasına bir pes doğrusu diyorsunuz ve bir kez daha Gaudi'ye hayran kalıyorsunuz.

Söylenecek çok şey var ama son bir not: Gaudi'nin öldükten sonra defini de burada yapılmış. 

Sagrada Familia ile Park Güell arasında bir Türk restoranına denk geldik: A la Turca. Sahibi inanılmaz misafirperver bir ablaydı. Öğlen yemeğini orada yedik, ortaya karışık bir kebap ve patatas bravas denen bir çeşit patates tapası söyledik. Patatas bravas yanında bayağı acı bir sosla servis ediliyor. Oraya gidip neden Türk restoranında yediniz diye düşünebilirsiniz ama yemekler İspanyol usülü servis ediliyordu, kebabın yanında bile kabak kızartması vardı. Ben orayı çok beğendim, aşırı da müşterisi vardı, biri kalkınca yeri anında doluyordu.


Park Güell:

Park Güell de Gaudi'nin önce Eusabi Güell için tasarladığı 60 villalık bir konut projesi olacakken, insanlar ilgilenmediği için 2 evle sınırlı tutulan ve sonrasında da park alanına dönüştürülen bir yer. Bu parkın içinde Gaudi'nin evi de vardı ama biz onu gezmedik. "Monumental" kısmına girmek için bilet alınması gerekiyor-meşhur seyir terası, semenderli havuz, seyir terasının altındaki sütunlu alan ve iki küçük binanın girişi buna dahil. Bu son iki binanın birinin içi ev olarak döşenmiş, diğeri ise hediyelik eşya dükkanı. 




*



Meşhur semender heykeli. Ben zaten mozaik ve doğa hayranı biri olarak bu parkın her şeyine bayıldım. Yığınla çiçek böcek fotoğrafı çektim, bunlar da çektiklerimin bazıları.



Park Güell'den çıkıp otele dönüp akşam tekrardan dışarı çıktık. Bu sefer methini duyduğumuz Magic Fontain-Font Magica için yola düştük. İspanyol Meydanı-Plaza de Espana denen kocaman bir caddenin sonundaki saray binasının önündeymiş burası. Cadde gerçekten genişliği ve ihtişamı ile hayranlık uyandıran bir yerdi. Bir başında şimdi alışveriş merkezi olan "Arena" diğer ucunda da "Palau Nacional" - Katalan sanat müzesi olarak kullanılıyor.- vardı. Eylül ayında haftada 4 gün olan "Font Magica" gösterileri, Ekim ayında 2 güne düşmüş-Cuma, Cumartesi-  ve o akşam da Pazar akşamı olduğu için kaçırmış bulunduk. Ama oraya bilmeden gelen inanılmaz bir kalabalık vardı. İnsanlar karanlık havuzun başında oturup sohbet ediyordu. 

Palau Nacional'ın olduğu tepe Montjuic tepesiymiş, oradan Barselona manzarası çok güzeldi. 




Biraz daha yukarıda kalan "Palau Nacional'in" önüne çıkıp orada oturan gençlerle beraber şehri izledik. Bir ara org çalan bir bey gelip John Lennon "Imagine", Amelie soundtrack gibi bilinen müzikleri çaldı. Font Magica'yı kaçırmış olsak da keyifli bir akşam oldu. Dönüşte merak ettiğimiz binalara bakına bakına Arena'ya geldik. Arena eskiden gerçekten bir boğa güreşi arenasıymış ama Katalonya'da çok fazla boğa güreşine önem verilmediği için bir süre sonra kapatılmış. Saat 22:30 civarı olduğu için alışveriş mekanları kapansa da restaurantları açıktı. Acıktığımızı fark edip yemeğe gittik. Orjinal bir İtalyan restaurantında mükemmel İtalyan makarnası ve pizza yeyip geri döndük. Biz tekrar oraya- Plaça d'Espanya'ya dönemedik ama gündüzü de güzel olmalı diye düşünüyorum o meydanın, gidilesiydi. 

İkinci günden haberler bu kadar, iyi geceler! 
Şu manzaralara karşı siz de bir "Imagine" dinleyin diye:

    


Patatesli Gül Böreği Tarifi

Merhabalar, Bu aralar gelen giden misafirimiz çok. Sağ olsun tüm arkadaşlarımız, yakınlarımız Ece'yi görmeye geliyor, mutluluğumuzu...