Mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mekan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Yeme içme: Tavacı Recep Usta

Ben bu aralar arayı hepten açtım. Aklımda yazacak bir yığın konu vardı ama sıcaklardan mıdır bilmiyorum, bilgisayar başına geçesim gelmedi. Bu arada Ağustos'un ilk haftasını da bitirmiş olduk. Çoğunluk tatillere gitti döndü, kimileri hala tatil planlarında. Biz de son gruptanız. Ama fırsatını buldukça hafta sonlarını değerlendirmeye çalışıyoruz.

Bir önceki hafta sonu çok sevdiğimiz dostlarımız Duygu ve Caner'i ziyarete İzmir'e gittik. Çok keyifli bir hafta sonu oldu her şeyiyle. Hem hasret giderdik, hem de beraber İzmir turu yaptık. Burada hem yemek lezzetine, hem de mekanın güzelliğine, çalışanlarının inceliğine hayran kaldığım bu restoranla henüz tanışmadıysanız sizi de tanıştırmak isterim: "Tavacı Recep Usta".

"Tavacı Recep Usta" normalde İzmir dışında da bir çok ilde şubeleri olan (Ankara, İstanbul, Bursa, Mersin, Diyarbakır, Konya) meşhur bir et restoranı. Bu restoran bir çok şiirlere, filmlere konu olacak kadar efsane bir yer olmuş zamanla. Alsancak sahildeki şubesi zarif bir binaydı. Girişten itibaren her yerde bir çok ünlü ismin fotoğraflarının yanında mekanın ve sahibinin eski resimleri sizi karşılıyor. 


Recep Usta, aslen Diyarbakırlı, yemekleri sevildikçe önce Ankara'dan başlamak üzere yeni şubeler açmaya başlıyor. Kuzu tavası, kaburga dolması gibi et yemekleri en meşhurları. Yemeklerin lezzetlerine, garsonların ilgisi ve mekanın şık ağırlığı eklenince mekanın başarısı daha da artıyor. İzmir'deki şube beyaz bir ahşap bina ile yanındaki tuğla kaplı yüksek bir binanın arasında kalan bir sokak havasında ağaçlar altında nezih bir yemek yiyormuşsunuz havası veren bir mekandı. 



Siz ısmarlamadan masanıza güzel bir salata ve diğer yerlerdekinden farklı bir ezme geliyor. Arkasından haşlama içli köfte ve kıymalı patlıcan dolması (tadı enfesti!) teker teker tabağınıza bırakılıyor. Biz saç tava ve karışık kebap söyledik. Kuzu tava etleri iri iri doğranıp tereyağı ile kavrulmuş, kebap da şehriyeli pilavın yanında Adana, tavuk, kemikli kaburga et, sote etler ile iki kişilik dense de gayet büyük bir tabaktı. 




Yanına söylediğimiz ayran da geniş bir bakır kap içinde ve bir kaşıkla ikram ediliyor. Hazır bir içecek alırsanız bu kebapların yanında yazık olur, ayranının tadına bakın derim. Siz tabağınızdakini bitirdikçe hemen yeni servis geliyor. Baklava ve dondurmalı irmik tatlısını da hemen yemeğin üzerine ikram ediyorlar. 



Bizimle ilgilenen garson bey de çok işinin ehli, ne dediğimizi çok dikkatli dinleyen bir beydi, ayrıca takdir ettim. 

Sözün özü, yolunuz düşerse bir "Tavacı Recep Usta'ya" gidin derim. Ama sakın rezervasyon yaptırmayı unutmayın, bayağı dolu bir mekan.

Sevgiler,


16 Kasım 2016 Çarşamba

Barcelona Seyahat Günlüğü: 4. Gün

Barcelona'da 4. günden merhaba. İlk 3 günde görülecekler listemizin büyük bir kısmını bitirdiğimiz için 4. güne telaşsız ve sakin başladık.




Öncelikle ilk göreceğimiz yer Picasso Müzesi idi. Ama müzeye önceden bilet almadığımız için yaklaşık bir saat sonrasına bilet alabildik ve bu aralığı değerlendirmek için de El Born BCN'ye gittik ve civardaki sokakları dolandık. 






Bu arada müze Pazartesileri kapalı, giderseniz buna dikkat edin. Ücreti de 11 Euro'ydu biz gittiğimizde.

Picasso Kübizmin öncüsü, Malagalı dahi bir ressam. Barselona'daki Picasso müzesinde Picasso'nun özellikle ilk öğrenme evrelerindeki resimleri bulunuyor. Bu müze 1963 yılında açılmış ve resimleri Picasso'nun arkadaşı ve kişisel sekreteri olan Jaume Sabartés sağlamış. Müzenin binası da bir saray: Palau Aigular


14 yaşındaki Picasso resimlerinden 70 yaşlarındaki yaptığı resimlere kadar sırayla gezdiğinizde dahi bir ressamın hayatının fazlarını görüyorsunuz bir yandan da. Küçükken büyük olmak, büyüdüğünde tekrar çocuk olmayı isteyen insanın hayatı. Tüm sergiyi gezdikten sonra hissettiğim şey bu oldu. Küçük yaşta yaptığı realist resimlerden sonra, kübist, sürrealist resimlere doğru kayıyor Picasso. Buradaki önemli eserleri "Blue Period" diye isimlendirdiği mavi tonlarında yaptığı eserler, Las Meninas serisi (Bir resmin çizmek için her bir bölümü ayrı olarak çizerek sonunda farklı bir şekilde birleştirmiş. )

Las Meninas



Bu arada Barselona'ya ve Paris'e ait burada yaşarken esinlenerek yaptığı bir çok eseri de var. Aşağıdaki de Paris'te yaptığı bir resim.


Merak ettiğiniz diğer şeyler için de sitesini buradan ziyaret edebilirsiniz.

Picasso müzesinin şanına yakışır da bir binası var. Binasına da ayrı bayıldım!




Oradan çıkıp Camp Nou'ya diğer adıyla Barcelona Stadyumuna gittik. Orada stadyumun ben dışını gezdim, Erkan'ı da zorla içini gezmeye gönderdim. :) O gezerken ben de stadyum merdivenlerinde oturup Laurent Gounel'in "Un homme qui voulait etre heureux"'sünü okudum. Hava çok güneşli ve güzeldi.










Stadyum çok büyük, "Camp Nou Tour" diye stadyumun içinde tur atabiliyorsunuz, FC Barselona takımının tüm ödülleri, takımın soyunma odasına filan girmek mümkün. Benim en çok stadyumundaki yazı hoşuma gitti: "Mes que un club" (Bir kulüpten fazlası) Barselona takımının taraftarları da koyu taraftarlar. Aynı Katalanların kendi ülkelerine, bayraklarına bağlılıkları gibi. Bilet kişi başı 23 Euro.





Çıkışta da yemek yiyerek otele döndük. Metro ile ulaşım Barselona'da çok kolay. Dönüşte de Plaça Reial'da oturup, sonrasında da La Ramblas'ın akşamını ve Barselona Katedrali meydanının akşamını bir kere daha yaşayıp otele döndük . 





Barselona'daki 4 günümüz de çok keyifli ve güzeldi. Ekim başında bile gidilecek kadar sıcak, sokakları çok hareketli. Bir kere gidince hep gitmek, orada yaşamak isteyeceksiniz hatta! :)



Sevgiler,
Ayşe  



13 Kasım 2016 Pazar

Barselona Seyahat Günlüğü: 3. Gün-2. kısım

Kaldığımız yerden devam!
Baktım ki 3. günün Donkey Tours kısmı anlata anlata bitmedi, kesip ikinci kısmını başka bir yazıya saklayayım dedim. Ve işte buluştuk. Donkey Tours'la keyifli yolculuktan sonra dönüp La Ramblas'ya geri çıkıp oradan metro ile Gaudi'nin mutlaka görülmesi tavsiye edilen eserlerinden Casa Mila-La Pedrara- ile Casa Battlo'yu görmeye gittik. İkisi de aynı cadde üzerinde: Passeig de Gracia. Burası Barselona'nın lüks, büyük caddelerinden birisi, bu evler de Gaudi'nin zenginler için tasarladığı evler. 

Ben sadece La Pedrara'nın içerisini gezdim, Casa Battlo'ya girmedim. Ama iç mimari ve dekorasyona meraklı bir insan olarak Casa Mila benim çok hoşuma gitti. Burası aslında ailelerin yaşadığı bir apartman, ondan dolayı sadece belli yerleri gezebiliyorsunuz. Bu yerler 5'e ayrılıyor: "Çatı katı-teras, Espai Gaudi, Pedrara Apartmanı, avlu ve sergi salonu. Sergi salonu dönemsel olarak sergi zamanlarında ziyarete açıkmış. 








Evin çatısı Gaudi'nin dahiyane yaratıcılığının bir eseri. Böyle yaratıcı insanlara bayılıyorum. Apartmanın bacalarını ve havalandırma kulelerini şaheserlere çevirmiş. Bizimkisi gibi kentsel dönüşümle ruhsuz ve sıradan evler yaratılan bir yerden gelen biri olarak burada bir "Vay be!" diyorsun. Bizde sıradanlaştırmaya çalışılan hayatları, evleri orada bir mimar çağının tüm kurallarını yıkıp yeniden yaratmış. 





Espai Gaudi ise Gaudi'nin eserlerini hayatını anlatan videoların, yazıların, görsellerin, prototiplerin olduğu bir kat. Gaudi'nin nelerden etkilendiğini burada görebilirsiniz. Günümüzde yeni yeni önemi anlaşılan "kullanıcı odaklı tasarımı" ta o zamanlar Gaudi keşfetmiş ve el ergonomisine uygun kapı kolları, vücut oturma pozisyonuna uygun sandalyeler, banklar tasarlamış. 



"The Pedrara Aparment" dönemin dekorasyon stiline göre döşenmiş bir kat. Yatak odası, mutfak hepsi ayrı bir şirin. 








Gaudi'nin pencere kolu olarak tasarladığı kolları mug için kullanıp hediyelik eşyalar tasarlamışlar.


La Pedrara'yı gezip oradan çıkışta Casa Battlo'yu bir dışarıdan izleyip oradan da yürüyerek önce Plaça de Catalunya'ya gittik. Dönüşte de La Ramblas'da Boqueira'ya uğrayıp değişik meyvelerden aldık. Akşam da sahile indik, kumsalda uzanıp dalgaların sesini dinleyerek yıldızları izledik. Bu akşam sahil çok kalabalık değildi. Barselona kesinlikle çok keyifli. 


Casa Battlo

La Rambla'da son fotoğrafımız



19 Ağustos 2016 Cuma

İnegöl'de bir lezzet durağı: Orhan Köfte

Haftanın en beklenen gününden merhaba! 

Cuma günleri pek bir tatlı oluyor değil mi? Hafta sonu henüz önümüzde hiç harcanmamış dururken keyifli bir Cuma günü geçiriyoruz. Bugün bir de geçen hafta Kitap Yurdu'ndan sipariş verdiğim gitar hocamın tavsiyesi "Gitarla popüler şarkılar" (Musa Çetiner) kitabım ve onu alırken kargo indirimi de alayım diyerek eklediğim tavla seti geldiği için de ayrıca mutlu olduğum bir gün oldu. Artık Erkan'la tavla turnuvalarına başlayabiliriz. 

Bugün, gidip de beğendiğimiz bir restoranın bilgisini paylaşmayı istedim, olur da İnegöl'den yolunuz geçerse ve açlık da bastırıyorsa "Orhan Köfte" 'ye mutlaka uğramanızı tavsiye ederim. Ortam olarak yeşil, ağaçlık ve nezih bir yer. Ahşap bir binanın önündeki verandasında ve bahçesinde yemek yiyebiliyorsunuz. Et çeşitlerinin hepsini yapıyorlar ama köftesi en ünlü yemekleri. (Adından da belli: "Orhan Köfte") Piyazı da lezzetli, köfte piyaz güzel gidiyor. Ekmekleri de çok özenli: kızartılmış, zeytinyağı ve baharat ile harmanlanmış geliyor.

Bizim oraya ilk gidiş hikayemiz düğün hazırlıklarında İnegöl'de mobilya aldığımız mağazanın sahibi bizi oraya yönlendirmişti. O zaman da beğenmiştik çok. İki hafta önce de Ankara'dan Duygu'nun kına gecesinden dönerken nostalji yapalım dedik, navigasyona "Orhan Köfte" yazıp yola düştük.

Size şöyle bir tüyo vereyim: Yolun her iki tarafında da Orhan Köfte var. Bursa tarafından İnegöl'e gidiyosanız yolun sağında kalan ilk orjinal restoran. Yolun diğer tarafında da aynısının şubesi varmış ama siz dediğime gidin. 

Eğer çocuklu bir aileyseniz, çocukların oynaması için ahşap gemi şeklinde içinde kaydırakların olduğu bir alan var. Bizim gittiğimiz gün boşalan masalar hemen doluyordu, anladık ki bayağı popüler bir mekanmış. Çalışanları çok saygılı, hızlı hizmet veriyorlar, yemekleri lezzetli ve nezih bir ortamı var. Daha ne istenebilir ki bir restorandan? 










Bizden tavsiye etmesi!
Herkese musmutlu bir hafta sonu diliyorum!
Sevgiler,

10 Nisan 2016 Pazar

Gezelim Görelim: Gölyazı Bursa

Bursa'da gezilip görülecek yerleri araştırırsanız kuşkusuz bunlardan birinin Uluabat Gölü-Gölyazı kasabası olacağını göreceksiniz. Bu Pazar günü Erkan, annem, babam ve teyzemle beraber Gölyazı'ya gittik. Gölyazı'ya Bursa Nilüfer'den arabayla yarım saat gibi bir sürede ulaştık. Bursa-İzmir yolu üzerinde, Bursa'dan giderseniz Görükle'den sonraki bir yerleşim yeri. 

Uluabat Gölü manzarasının yanında, Gölyazı, tarihi "Ağlayan Çınar", "Aziz Panteleimon Kilisesi", direk tepelerinde görebileceğiniz leylekleri ile ünlü. Gölyazı sapağına girdikten sonra yol boyunca hep incir ve zeytin ağaçları eşlik ediyor size. Oraya vardığımızda araçla kasaba içine almadılar, ücretsiz servisler kalkıyormuş şehir merkezine. Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra yine yola düştük. Yol boyunca kahvaltı için çok yer var, ama biz göl manzaralı bir yer bulalım diye yürüdük. 

Semt sakinleri evlerini işletmeye dönüştürmüşler. Ev bahçelerine bir sac koyup gözleme açıp pişiriyorlar.  Bir kaç küçük masa atıp evlerine misafir ediyorlar turistleri. Biz de göl kenarında çınarların altında masalar atmış, tuğla yapım bir evde kahvaltıya oturduk. Teyze yufka açıyor, eşi de gözlemeleri pişiriyordu. Tam bir imece! İnanılmaz misafirperverdi köylü teyzeler, müşteri değil de evine gelen bir misafiri ağırlıyor gibiler.

Ablam ve Onur abi de biz oturduktan sonra geldiler, beraber gözleme ve kahvaltılık peynir, zeytin vs. ısmarladık. İki çaydanlık çayı da devirdikten sonra, yürüyüşe geçtik. Önce "Ağlayan Çınar'ı gördük, gölün kenarında 750 yıllık bir çınar! Sonra da köprüden ada şeklindeki Halilbey adası kısmına geçtik.  

Burada da direk tepelerinde kocaman yuva yapmış leylekler ilgimizi çekti. Biraz araştırdığımda buranın leyleklerin Manyas Gölü'nden bol balık olduğu için geldikleri bir nokta olduğunu öğrendim. Hakikaten köy bir balıkçı kasabası olduğunu adım başı balıkçıları, balık restoranları ve göl kıyısı evlerinin önündeki ve limandaki kayıkları ile hissettiriyor.

Evlerin hepsi çok eski evlerdi, restore edilseler iyi olacak görünüyor. Çoğunun dışı sıvasız ve çaprazlama konulmuş tuğlalarla yapılmış. Göl içinde ağaç manzaraları çok güzel. İsterseniz 15 TL'ye tekne ile göl turu yapabiliyorsunuz.

Aziz Panteleimon kilisesi de artık kilise olarak kullanılmıyormuş, içi çok sade bir kiliseydi. Artık kültür merkezi yapılmış. Hemen yanında da "Göl Yazıevi" vardı. Bana çok ilginç ve hoş geldi buranın kullanım amacı. Yazar ve çevirmenler için gelip burada sakin ve dingin bir ortamda konaklamaları ve yazı yazmaları için yapılmış bir konuk evi.

Bursa'nın zenginlikleri keşfetmekle bitmiyor, yolunuz Bursa'ya düşerse mutlaka Gölyazı'ya gitmenizi tavsiye ederim. 

Güzel bir hafta diliyorum, görüşmek üzere,

Leyleklerin Evi




Ev önü gözlemeciler


Kilise







3 Nisan 2016 Pazar

Güzel Bir Hafta Sonu

Bu hafta sonu mutlu olmak için çok sebebim vardı. Öncelikle annem ve babam bize geldiler. Ve bu hafta sonu şansımıza hava muhteşemdi.

Bahar gerçek anlamıyla Bursa'ya bu hafta sonu geldi, hem havalar ısındı, hem güneşli bir hava vardı. Kuşların cıvıltıları bir yanda, çiçek açmış ağaçlar ve uyanan doğa bir yanda... Ressamın çizdiği en güzel resim gibiydi. 

Cumartesi daimi vazifemizi yapıp pazara gittik. Pazarları çok sevdiğimi artık zaten siz de biliyorsunuz. Hazır havaların düzelmesi ile artık tüm sebze ve meyveler aynı anda pazarda bulunuyor. Çilek de var, muz da, portakal da, elma da. Alıp da dolapta bozulmasın diye her şeyden azar azar aldım. Bir sürü şeyi çöpe attıktan sonra artık daha ölçülü sebze meyve alışverişi yapmaya çalışıyorum. Her türlü israfa karşıyım.

Bugün de Kozahan'a gittik. İki Pazar önce açık değildi, ama bahar şansı sanırım açık denk geldi. Kozahan, 1491'de II. Bayezid döneminde yaptırılmış bir han. Zaten görür görmez tarihin içine girdiğinizi hissediyorsunuz. İsmini eskiden ipek kozalarının satışının yapıldığı bir yer olmaktan alıyor. Şu anki halinde de ipek şal, eşarpların, hediyelik eşyaların satıldığı aynı zamanda oturup bir çay, dibek kahvesi içebileceğiniz bir yer. Tarihi yerleri seviyorsanız  ve yolunuz Bursa'ya düşerse dostlarınızla, ailenizle bir kahve içip sohbet edeceğiniz güzel bir yer. Kozahan'la ilgili bilgi almak isterseniz buraya başvurabilirsiniz.






Bunlar da sıcak bir Cumartesi gününden bahar sevinci kareleri.
Nilüfer'den sevgiler, güzel bir hafta olsun, güneşimiz bol olsun.




20 Eylül 2015 Pazar

Gezelim Görelim: Şile ve İskandil Butik Otel

Geçtiğimiz hafta sonu evlilik yıldönümümüzdü. Cumartesi günü benim çalışma ihtimalim olduğu için önceden bir plan yapamamıştık. O gün kalktık, kahvaltı ettik sonra hadi bir yere gidelim hafta sonu için dedik. Yakındaki alternatifleri düşündük: Kartepe, Maşukiye, Abant, Sapanca derken aklımıza Şile düştü. İşyerinden bir abimizin önerisi olan İskandil Butik Oteli aradık, boş yer varmış şansımıza . Hemen rezerve edip yola düştük. 

Yollar neyseki çok yoğun değildi. 2-2.5 saatte Şile'ye vardık. Hava yağmurluydu, arada yağıp duruyordu ama bizim keyfimizi hiç bir şey kaçıramazdı. Otelin lokasyonu çok iyi, direkt Şile Feneri'nin yanında. 4 odası var. İsimleri de denizcilikten geliyor: Güverte, Alesta, Alarga ve Pruva. Biz Alesta'da kaldık, tüm odalar deniz manzaralı ve Güverte ile Pruva jakuzili odalarmış. Biz oraya vardığımızda çok acıkmıştık ve direkt restaurantına girdik. Restaurantı da ayrı güzel. Karadeniz'in hırçın dalgaları ve Eylül yağmuru manzarasında yemeğimizi yedik. 


Et menüsü sadece balıkla mı sınırlıydı hatırlamıyorum ama biz oraya gitmişken ve hazır avlanma mevsimi de yeni açılmışken taze balık yiyelim dedik. Çeşitli mezeleri, kalamar, karides, denize dair ne ararsanız mevcut. Denizden babam çıksa yerim diyenlerdenseniz bu yer tam size göre.



İçerisi ahşap yapı, ahşap pencereleri kanaviçe işlemeli perdelerle süslü, iskandillerin aydınlatmada kullanıldığı çok zarif bir yerdi. Aşağıdaki fotoğraf da restauranttan.


Sonrasında da hava kararmadan Şile turuna çıkalım dedik. Benim Şile'ye ilk gidişimdi, Erkan daha önce de gitmiş. Onun için bana her şey yeniydi. Önce sahile indik bir Şile sahilini gezdik. Yağmurdan dolayı ortalıkta çok az insan vardı. Sizi fotoğraflarla başbaşa bırakıyorum.


Restorasyonundan sonra Sünger Bob'a benzetildiğinin söylenmesiyle çok konuşulan Şile'nin başlıca simgelerinden biri olan Şile Kalesi. 12 metre yüksekliğindeki Şile Kalesi'nin Cenevizliler'den kaldığı söylenmektedir. 


Limandaki dalgakıranın duvarlarını çok güzel desenlerle boyamışlar. Dalga kıranın hizasına merdivenle çıkalım dedik ama ıpıslak olarak geri indik. Belki yazın daha mümkündür de, bu havada dalgakıranın dalgaları kırışını izlemek çok mümkün değilmiş.


Bir plaj düşünün, ıssız, geriye sadece yağmur ve boş şezlonglar kalmış. Eylül biraz hüzünlüdür denilir ya, biraz hüzün salıyor gerçekten manzara. Yaza veda ettiğimizin resmi.


Daha uzaktan bir bakış: Şile midyecisi Adil Usta da dükkanı sahilde bırakıp gitmiş.


Gece de Şile Feneri'ne gitmek üzere yola çıktık. Gerçekten devasa ve özellikle gece muhteşem görünen bu fenere hayran kaldık. Bu foto Erkan'ın objektifinden. Karadeniz'de kıyı güvenliğini sağlayan 2 fenerden biri ve 1859'da yapılmış. 20 deniz mili görüş mesafesine sahip. (Wikipedia) Şile'yi gidilip görülesi kılan en önemli şeylerde birisi bence bu fener.



Otel kahvaltıyı odada veriyor. Ertesi sabah butik bir otel için mükellef bir kahvaltıyı odamızda yaptık. Eklemeyi unuttum, odaların hepsi yere kadar cam ve direkt denize sıfır. 


Ve son olarak bizi unutmayalım: Nice mutlu yıllara canım!


Patatesli Gül Böreği Tarifi

Merhabalar, Bu aralar gelen giden misafirimiz çok. Sağ olsun tüm arkadaşlarımız, yakınlarımız Ece'yi görmeye geliyor, mutluluğumuzu...